Türk Deniz, Denizaltı ve Torpido Tarihi

Türkler denizcilikte geç tanışmış bir millet olarak atfedilirler. Denizcilikle geç tanışan bir millet olmasına rağmen dünyanın merkezi kabul edilen Akdeniz’e hakim olmayı başarmışlardı. 15. Yüzyıldan itibaren gemicilik gelişiminde sıçramalar yaşandı. Gemiciliğin gelişimi ile birlikte denizlerden ucuz ve yüksek tonajlı mal sevkiyatı yapma imkanı sağlanmıştı. Bu imkanın var olmasıyla birlikte Akdeniz’e hakimiyet önem kazanmıştı. Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’de var olma ve hakimiyet kurma çabası bu sebepten kaynaklanır. Mevcut literatürde 1071 Malazgirt Savaşı’nın neticesi ile Anadolu’ya yerleşen Türkler ile Türk denizciliğinin başladığından bahsedilir. Osmanlı devleti zamanında “Derya Beyleri” şeklinde adlandırılan dönem başlar. Bu dönemde Sancaklarda bulunan Sancak Beyleri tarafından yapılan fetihler konu alınır. 1390 yılında Saruca Paşa’nın Kapudan-ı Deryalık görevine getirilmesi ile “Kaptan-ı Deryalık” dönemi başlamıştı. Barbaros Hayrettin Paşa ile bu dönemde Türk denizciliğinde en üst rütbe olan “Kaptan Paşa” unvanı kullanılmıştı. 12 Mart 1867 tarihi ile “Kaptan Paşa” yerine Bahriye nezareti ünvanı getirilmişti. 1897’de ise Bahriye Nezareti yerini Donanma Komutanlığı’na bırakmıştır. Osmanlı’nın son yıllarına kadar maddi ve teknolojik imkansızlıklar nedeni ile donanma yeterinde geliştirememiştir. Sevr anlaşmasından sonra Osmanlı donanması Haliç’e çekilmiş ve burada çürümeye terk edilmişti. Milli Mücadele dönemi sonrasında Osmanlı’dan kalan donanma tamir edilip kullanıma açılmıştı.

Mevcut literatürde Türklerin Orta Asya’da denizcilik faaliyetleri yürümediğini belirmektedir. Aksine Türkler Orta Asya’da denizcilik faaliyetleri ile ticari anlamda uğraşmışlardır. Bunun kanıtı olarak İslamiyet’in kabulünden önce Hazar denizi üzerinde gerçekleştiren denizcilik faaliyetleridir.  1071 yılından sonra Anadolu’ya yerleşen Türkler denizciliği sadece ticari anlamda kullanmayı bırakıp askeri anlamda da kullanmaya başlamışlardı.

1326 yılından itibaren Türk denizciliğinde bir parlama olmuştu. Osmanlı İmparatorluğunda bulunan Derya Beyleri fetihler yapıyorlardı. Karamürsel Bey ve Emir Ali bey Nikomedia coğrafyasının fethinde önemli rol oynamışlardı. Türk denizciliğinde önemli bir diğer isim Çaka Bey’di. Çaka Bey Türklerin Anadolu’ya yaptığı akınlar yaptığı dönemde akıncı olarak gelmişti. Bizans ile girilen savaşlardan birinde esir düşmüştü ve İmparatora sunulmuştu. Bizans sarayında yetişen Çaka Bey Yunan kültürüne hakim bir isimdi. 1081 yılında çıkan taht kavgasından yararlanıp İzmir’e kaçmıştı. Burada bulunan Türkleri örgütleyip İzmir’i ele geçirmişti. Ele geçirdiği şehirde Bizans’tan öğrendiği denizcilik faaliyetlerini gerçekleştirmeye başlar. Venedik tarzı güçlü bir sahil beyliği kurmak istemektedir. Bizans’tan öğrendiği bilgiler ile bir donanma inşa etti. 40 avcı gemisinden oluşan donanması ile Urla ve Foça’yı ele geçirmeyi başarmıştı. Bu zaferlerin ardından Çaka Bey donanmasını arttırmak için çalışmalara başladı ve ikinci tersaneyi kurdurdu. Donanmada bulunan avcı tipi gemi sayısını 90’a yükseltti. Yeni gemilerden 33 tanesi yelkenli tipte avcı gemisi. 17 adeti ise çektiri tipte avcı gemisiydi. 90 gemiye sahip bir donanma o dönem için hiçte yabana atılacak bir sayı değildi. Çaka Bey Ege’de adaların kontrolünü eline alabilmek adına ilk adımını attı. Bir ültimatom ile Midilli adasının kendisine devrini istedi. Bizans valisi çaresiz kaldığı bu durum karşısında bir gemiye binerek İstanbul’a kaçtı. Çaka Bey sırasıyla Sakız, Sisam ve Rodos’u ele geçirdi. Bu durum karşısında Bizans harekete geçti. Nikapheros Konstantin yönetiminde donanma bölgeyi tekrar kontrol edebilmek adına gönderildi. Koyun adaları civarında karşılaşan iki donanma Türklerin ilk deniz savaşı olmasın rağmen Çaka Bey zaferi ile sonuçlandı. Bizans bu yenilgi karşısında yeni bir donanma hazırlayıp saldırıya geçtiler. Sakız’ı tekrar kontrol altına almaya çalıştılar. Durumdan haberdar olan Çaka Bey donanması ile birlikte harekete geçti. Türk donanması sakız yakınlarında limana girmeden kale surları yakınında demirledi. Karaya çıkarılan askerlere siper kazılma emri verildi. Türklerin siper tuzağına yakalanan Bizans şövalyeleri atsız kaldılar. Atsız kalan şövalyeler ağır hareket ettikleri için Türklerden kaçamadı ve bir çoğu öldü. Bizanslı komutan, adada ulunan Balissan şehrine çekilmeye karar verdi. Bizans ordusunda bulunan Uz Türkler’i durumu Çaka Bey’e haber verdiler. Çaka Bey anlaşma teklif etti.

İcabı halinde donanmayı kaybetmemek için canımı vermeye hazırım.

-II.Abdulhamid

Bizanslı komutan Dolessenos ise Midilli’ye saldırdı ama bu saldırıda başarılı olamadı ve İstanbul’a geri döndü. Ancak yüzyılardır siyaset yapan Bizans Çaka Beyi siyasetle yenecekti. Çaka Bey’in durdurulamaz ilerleyişine karşı Kılıç Arslan’la yapmıştı. Selçuklu ordusu Çaka Bey’in üstüne yürüdü. Çaka Bey anlaşma yoluna gitti. Müzakereler sırada verilen ziyafette Kılıç Arslan Çaka Beyi kendi eliyle öldürdü. Çaka Bey’in ölümü ile Bizans harekete geçti  İzmir’i geri aldı. 10 bin kadar Müslümanı katletti. Bizans’a karşı Çaka Bey ile birlik olmayan Kılıç Arslan Bizans’ın güçlenmesine neden oldu ve stratejik bölgelerin gücünü zayıflattılar. Bu sayede 1096 yılında başlayan Haçlı seferlerinde Bizans ve Haçlı ordusu İznik’i ele geçirdiler. Ardından Bizanslılar İzmir’e yürüyerek Yolvaç’ın idaresindeki kenti işgal ettiler. Haçlı seferleri etkisi 1096’ dan 1272 yılına kadar denizcilik alanındaki bütün faaliyetlere darbe indirdi. Ancak Türkler Antalya, Sinop ve İzmir limanlarına sahip olarak denizcilikte tecrübe kazandılar. Bu tecrübe daha sonra ki yıllarda Osmanlı tarafından kullanılacaktı. Oluşan kültür Türk denizcilik kültürü olarak isimlendirildi. Bu sayede Osmanlı döneminin denizlerde en hakim devletlerinden birisi olacaktı.

OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİ

Osmanlı İmparatorluğu, bir çok alanda Selçuklu devletinin geleneklerini ve kültürünü kullanmıştı. Denizcililik alanında da pek tabi Selçuklu kültürü kullanılmıştı. Selçuklu mirasının yanı sıra denizcilikte önemli bir isim olan Çaka bey’in tecrübesi de yani dolaylı olarak Bizans kültürü de donanmada etkilidir. Mevcut literatürde Osmanlı kuruluşundan itibaren 3 döneme ayrılmaktadır.

Bu dönemler :

  • Derya Beyleri dönemi (1324–1390)
  • Kaptan-ı Derya/Kaptan Paşalar dönemi (1390–1867)
  • Bahriye Nazırlığı dönemi (1867–1922)

Kuruluşundan itibaren Beyazid dönemine kadar donanma askeri anlamda kendine büyük anlamda yer bulamamış. Osmanlı ordusu kara ağırlıklı bir orduydu. Bu sebepten denizcilik üstüne ve denizcilik kültürüne katkıları bulunmamaktaydı. Osmanlı’nın denizcilikle ilk temasları Marmara kıyılarına genişleme isteği sayesinde olmuştur. Osmanlı İznik ve İzmit’i ele geçirmek ve sonrasında İstanbul Boğaz’ına çıkıp Marmara’da hakimiyet sağlamak istiyorlardı.

İzmit Körfezine hakim Bizans, Bursa’nın düşmesini istemiyorlardı. Bu sebepten şehire yardımlarda bulundular. Osmanlı Kara Mürsel kozunu sürdü. Orhan bey bizanslıların hakimiyet sahasını daraltmak istiyordu ve Osmanlının deniz ile olan bağını sağlamak istiyordu. Bu sebeplerden ötürü kara lakabı ile anılan Mürsel Alp’i  bugünlerde Karamürsel adını alan bölgenin hakimiyeti için görevlendirdi.

Karamürsel izmitin güneyini elegeçirip burada liman inşa etti. İzmit’in harberleşme ve ulaşım hatlarını kesmeye başardı. Fetih ettiği bölgeler kendisinin yönetimine bırakıldı. Yaptığı önemli işler döneminde kendisinin Türk denizciliğinde mentor haline gelmesine sebep oldu. Bu zamanda yapılan küçük gemilere Karamürsel ismi veriliyordu. Burada yönetimi ele alan Karamürsel karesi beyliğinden getirttiği tersane ustaları ile birlikte bugün kavak mevkii olan bölgede ilk Osmanlı tersanesini kurdu. Bölgedeki orman yoğunluğundan yararlanarak ilk iki yıl içinde Osmanlıda büyük yer teşkil edecek kadırgaları oluşturdu. Buna ithafen bugün bölgede kadırga isminde yer bulunmaktadır. Tersaneciliğin ve denizciliğin önemini kavrayan Osmanlı boğazları ele geçirmeyi kendine hedef olarak görmüştü.

İdris Bostan “Beylikten İmaratorluğa Osmanlı Denizciliği “ eserinde Osmanlı Rumeli hakimiyetini ve sonrasını şu şekilde anlatır:

“Osmanlılar, Rumeli’ye yerleştikten sonra Çanakkale Boğazı’nı ve Marmara sahillerini muhafaza edebilmek için Gelibolu’da önemli bir tersane kurmaya ve bir donanma tesis etmeye çalıştılar. Çünkü bu tarihlerde gerek Karadeniz ve gerekse Ege Denizi’nde önemli ticaret kolonileri kurmuş bulunan Venedik ve Ceneviz ciddî bir tehdît oluşturuyordu. Bu durum karşısında ilk köklü faaliyetleri başlatan padişah Yıldırım Bayezid oldu. O, boğazların stratejik ve iktisadî nokta-i nazardan ne derece önemli olduğunu takdir ederek Gelibolu’yu bir deniz üssü olarak kurmaya çalıştı. Bu amaçla 1390 yılında Saruca Paşa’yı kapudan-ı deryâlık görevine getirerek Gelibolu’daki limanı tahkim ve tersaneyi yeniden tamir ve inşa ettirdi. Bu çalışmalar sonunda Gelibolu tersanesi, üç sıra kürekli kadırgaların barınmasına müsait limanı, gemi inşa tezgahları, malzeme depoları, gemilerin su ihtiyacını temin için sahildeki çeşmeleri, peksimet fırınları ve baruthanesi ile tam teşekküllü bir devlet tersanesi halini aldı. Bundan sonra Boğaz’ın Türk hakimiyetinde olduğu ilan edildi ve boğazdan geçecek gemilerin kontrol edilmesine başlandı. Bu dönemde Gelibolu’daki Osmanlı donanması 60 gemiden oluşmakta idi.”

Türkler Çanakkale boğazını ele geçirmesi ile birlikte Anadolu kıyılarına sahip olmaya başladı. Karşılarına Venedik ve Ceneviz gibi iki büyük denizci devlet çıktı. 1351 yılında gerçekleşen Venedik ve Ceneviz savaşında Bizans Ceneviz tarafında savaşıyordu. Savaşın devam ettiği 1351- 1352 yıllarında Venedikliler Osmanlı beyliği kıyılarında demirlemişlerdi. Bu olay karşısında Osmanlı hiçbir şey yapmamıştı. Osmanlı bu olaydan sonra daha kendi kara sularını bile kontrol edecek filosu olmadığını anlamıştı. Venedik’in aksine Cenevizli Amiral Osmanlıya hürmetlerini sunmuş ve ittifak anlaşması yapmıştı. Savaş sonrasında ise dostlukları devam etmişti. 1352 yılında Marmara adaları tamamen ele geçirildi. Bizans’ın buradaki hakimiyeti sonlandı. Osmanlı 1352 yılından tam anlamı ile ders almamıştı. 1354 yılında bile ticaret normal gemilerle yapılması gerekirken hala sal ve kelekler kullanılıyordu. Bir diğer örnek ise Orhan Bey’in 13 yaşında ki oğlu Halil’in İzmit körfezinde Cenevizli korsanlar tarafından kaçırılması üzerine Osmanlının Bizans imparatoru V.Johannes’e başvurması Osmanlının bu dönemde denizlerde zayıflığına delildir.

1366 yılından itibaren izmit sancak beyi Mansur Bey Osmanlı denizciliğin başına geldi. Bu dönemlerde izmit sancak beyi olmak donanmanın başında olmak anlamına geliyordu. Pençik usulü ile toplanan hıristiyan çocuklarından bir kısmı bölgede inşa edilen kışlaya denizci asker olmak üzere konuşlandırıldı. Toplanan çocukların bir kısmına da Gelibolu’da eğitim verildi.Bu sayede Osmanlıların ilk düzenli deniz ordusu ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu askeri sınıfa “azab” ismi veriliyordu. Azablar sadece denizcilikte değil kara hizmetleri olan lağımcılık, yolların inşası ve köprü inşası gibi görevlerdede kullanılıyordu.Denizci azabların diğer Azablar daha sonra ayırt edilebilmeleri amacı ile onlara “Bahriye Azabları” denmeye başlandı. Deniz piyadesi anlamında Osmanlı kuvvet sahibi olsa da bu donanmayı idare edebilecek kabiliyette uzman personel olan denizci sınıfını hala yetiştirememişti.

Yıldırım Beyazid döneminde Saruca paşa komutasına verilen donanma denizlerde başarılı işlere imza atmıştı. Adalarda bulunan korsanlara saldırdı. Batı sahillerinin haçlı korsanlarına karşı güvenliğini sağlamak amacı ile bir çok faaliyette  bulundu. Gelibolu’da kadırgalar için bir liman ve gözetleme amacıyla bir kule inşa edildi. Anadolu’dan adalara olan hububat ticaretini yasakladı. Timur yenilgisi ile birlikte denizcilikte gelişim durdu ve Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar düzenli bir donanma kurulamadı.

Osmanlı devleti denizci yetiştirmemesinden dolayı Türk korsanları donanmasına kattı.

“XV. yüzyıl Osmanlı denizciliğine damgasını vuran en önemli özellik, denizlerde tarih kadar eski olan korsanlığın ön plana çıkmasıdır. Akdeniz’de Osmanlı Korsanlığının gelişimi ise XV. yüzyılın sonlarında çoğu isimsiz deniz korsanlarının yarı resmî faaliyetleri ile başlamıştır.

Burada Türk korsanları ile ilgili bir imajın mutlaka düzeltilmesi gerekmektedir. Daha çok haydutluk olarak anlaşılmak istenen korsanlığın aslında İslam hukukunun prensiplerine göre hareket eden ve İslâm’ın cihad ve gazâ anlayışının bir gereği olarak karada sınır boylarında öncü kuvveti olarak mücadele veren akıncıların denizlerdeki benzeri olduğunu hatırlamak lâzımdır. Bu sebeple Osmanlı korsanları devlet hizmetinde veya kendi adlarına savaştıkları zamanlarda dahi İslam hukukuna göre inanç savaşı yapmışlardır. Bunun sonucu olarak bu dönemde kendilerinden daha çok levend veya gönüllü levend şeklinde bahsedilen Osmanlı korsanları hukuk dışına çıktıkları zaman “haramî levend” olarak adlandırılmışlar ve bu yüzden cezalandırılmışlardır.

Osmanlı deniz korsanlarının XV. yüzyılın sonlarına doğru Akdeniz’de gelişmeye başladığını gördüğümüz faaliyetlerinin ileride gelişecek olan Osmanlı donanmasına önemli bir destek teşkil ettiğini unutmamak gerekmektedir. Nitekim, Osmanlı devlet donanmasının güçlü bir şekilde Akdeniz’de görülmeye başlamasıyla korsan gemileri devlet donanmasına iltihak etmişler ve böylece güçlerini birleştirmişlerdir.”

Türk korsanlarını hizmete girmesiyle birlikte bütün Doğu Akdeniz Osmanlı hakimiyeti altına girmişti. Ülkenin sınırları kızıl denize kadar ulaşmıştı. Dönemin diğer güçlü denizci devletleri ile karşı karşıya kalan Osmanlı yeni ve güçlü bir donanma inşa etmenin elzem olduğunun farkındaydı. Bu sebeple güçlü bir donanma için Haliç’te bulunan tersanenin Kağıthane’ye kadar büyütülmesi için Piri Paşa’ya emir verdi.

“Paşa’yı huzuruna çağırır ve şöyle hitap eder:

Eğer bu akrepler (Hıristiyanlar) denizi gemilerle setr ediyorlarsa, eğer Venedik Doju’nun, Papa’nın, Franşa ve İspanya krallarının bayrakları Rumeli sahillerinde temevvüç ediyorsa buna sebep ancak senin bekletin ve benim miisamahamdır. Lakin ben herhalde kuvvetli ve kesretli bir donanma sahibi olmak isterim.  der.

 

Piri Paşa şu cevabı verir :

 

Padişahını siz bu kulunuzun arz etmek istediğim şeyi benden mukaddem beyan buyurdunuz. Yarın arz içim huzur-ı şahanelerine girdiğim zaman viizerayı ve hususan beni tekdir ediniz. Hemen bir tersane inşası ve kendi masrafımızla beşyiiz harb gemisi teçhizini ferman buyurunuz. Frenkler bu tedarikalı haber alır almaz korkuya düşeceklerdir, Göreceksiniz ki tezgâhların ikmalinden kırk kadırganın denize tenzilinden evvel birbirine sebkatle muahedatm tecdidine ve vergi tediyesine geleceklerdir. Şu suretle bu teçhizat masarifinden kısıni-ı küllisi onların altınlarıyla tediye olunacaktır

Sultan Selim’in bu fermanıyla işe koyulan Piri Reis yardımıyla Haliç Tersanesi’ni 500 gemi yapabilecek kadar genişletti ve Galata’dan Hasköy’e varıncaya kadar 160 büyük bina ile Divanhane yaptırdı”

Osmanlı denizciliğinde “Kaptan Paşalık” dönemi kanunu sultan Süleyman döneminde başlar. Kanuni dönemi denizcilik döneminde gelgitlerin yaşandığı dönem olarak atıf edilebilir. Osmanlı bir çok coğrafyada ki denizlere hakim olarak gözükse de denizlerde yaşanan diğer devletlerin destekleri ile oluşan korsanlık faaliyetlerine engel olamamıştır. Gelişen denizcilik teknolojisi karşısında İbrahim paşadan kalan kadırgalar ile okyanusa açılma cesaretini göstermişti. Osmanlı kadırgaları ile okyanusa açılması ile kadırgaların aynı bir ceviz kabuğu gibi sallandığını görmüştü. Yetersiz donanım ile okyanuslarda sefer düzenleyen Osmanlı başarısızlık üstüne başarısızlık almıştır. Hint denizlerinde Portekizliler Osmanlıdan izinsiz ticaret kumpanyaları kurup buralarda ticaret yapabilmişlerdi. Osmanlı ilk dönemlerinde ki gibi çaresizce bu durumu izlemiştir. Eyleme geçtiğinde ise başarısızlıklarla karşı karşıya kalmıştı. 1571 de inebahtında Osmanlı ağır yenilgi almıştı ve donanması tamamen yok olmuştu. Bu donanmanın ilk yok oluşuydu ama son yok oluşu değildi. Daha sonra Osmanlı donanması 1771 yılında çeşmede daha yeni kurulmuş rus donanması tarafından yok olacaktı. Sanayi devriminin gerçekleşmesi ile birlikte Osmanlı ile Avrupa arasındaki makas iyice açılmıştı. Osmanlı ahşap gemiler üretirken Avrupa ahşap ve metal gemiler üretiyordu. Üretilen gemilerin taban kısmı metalden üretiliyordu. Bu sayede daha dayanıklı ve işletme bedeli düşük gemiler üretiyordu. 1804 yılında ise buharlı makinelerin gemilerde kullanılması ile birlikte gemiler daha az personel gerektiren daha hızlı gemiler ortaya çıkmıştı. Abdülaziz, Sanayi devriminin gelişmelerini gözlemleyebilmiş bu gelişmeleri yakalanmak adına “Bahriye Nazırlığı” makamı kurulmuştu. Sinop’ta donanmanın bir daha Ruslar tarafından yakılması ile donanmayı yeniden inşa etmek amacıyla ilk dış borç alınmış oldu. Donanmanın başarısızlığı nedeni ile Sultan II. Abdülhamit (1876–1909) tarafından otuz üç yıl boyunca donanma Haliç’e zincirlendi.

ABDÜLHAMİD DÖNEMİ DENİZALTICI VE TORPİDO GELİŞİMİ

 

Osmanlı Devleti Rus imparatorluğunun Sinop’ta donanmayı yakması ile modern bir donanmaya sahip olma ihtiyacı hissediyordu. II. Abdülhamid devrinde denizaltı alımı gündeme geldi. Başta İngiltere olmak üzere bir çok yabancı devlet böylesine bir teknolojiye yatırım yapma konusunda çekinceli olmasına rağmen Osmanlı tarafı bu denizaltıları almak için Nordenfelt şirketi ile anlaştı. Bu anlaşmanın gerçekleşmesinde iki olayın etkisi büyüktü. Rusların Osmanlı devleti ile savaşta iken Osmanlı unsurlarına karşı Rus torpidobotlarının yaptığı torpido atışları Osmanlının acilen bu teknolojiye sahip olması gerektiği fikrini akıllara işlemişti. Rus torpidobotlarının verdiği yıkıcı tahribatı gören Osmanlı düşman tarafından görünmeyen bir silaha sahip olma fırsatını kaçırmak istemiyordu.  Bir diğer olay ise bu denizaltılar için Yunanlıların talip olmasıydı. Yunanlıların bu gemilere sahip olması Osmanlı tarafından hem stratejik hem de moral anlamında çöküntüye sebebiyet verebilirdi. Yeni kurulmuş bir devletin böylesine bir teknolojiye sahip olmasının karşısında Osmanlının bu teknolojiye sahip olması kabul edilebilir bir durum değildi.

Sanayi devriminin gelişimi ile buhar motoru ortaya çıkmıştı. George William Garrett adındaki İngiliz mühendis buhar motoruna sahip sualtında gidebilen bir makine ortaya çıkartmıştı. Resurgam adında ki bu araç. Gösteri esnasında batmasıyla İngilizlerin gözünde işlevsiz bir proje olarak görülür. Başarısızlık sonrasında İsveçli silah fabrikatörü Thorsten Wilhelm Nordenfelt bu araçta ki geleceği görür. 1885 yılında yapılan anlaşma ile birlikte tasarımı satın alınan denizaltı inşa edilir. Nordenfelt-I adını alan geminin 3 tane kız kardeşi bulunmaktaydı.

“ George William Garrett’ın üçüncü (1 numaralı Nordenfelt) denizaltısı, Stokholm’da tezgaha konmuştur. Denizaltıya 100 beygir kuvvetinde bir Compaund buhar makinesi yerleştirilmiştir. Bu suretle su üstünde 9 mil süratle hareket edebilmiştir. 355 milimetrelik (14 pus) bir de  torpido kovanı monte edilmiştir. Puro şeklinde olan 1 Numaralı Nordenfelt denizaltı gemisinin boyu 64 ft., genişliği 9 ft., yüksekliği 11 ft.dir. Üzerine bir insan kafasının girebileceği büyüklükte camdan bir kubbe monte edilmişti. Kubbenin iki tarafındaki çıkıntılar da dikkate alındığında geminin genişliği 12 ft.e ulaştığı anlaşılmıştı. Gemi çelikten inşa edilmiş olup üçer ft. aralıklı kemerelerle dizayn edilmişti. 100 kadem (30 metre) su tazyikine dayanacak şekilde inşa edilmiş olan  denizaltı, stim ile çalışan 2 silindirli bir makineye ve 2 adet de küçük stim makinesine sahipti. Bu makineler dalmaya ve satha çıkmaya yarayan 2 adet amudi pervaneyi tahrik etmeye, gemi satıhta bulunduğu zaman, kazan önüne ve geminin dahiline hava veren ventilasyon hava körüklerini çalıştırmaya yaramaktaydı.”

İlk üretim olan Nordenfelt-I Yunanlılara teslim edildi. Nordenfelt-II ve Nordenfelt-III için Osmanlı talipti. Nordenfelt-IV için ise rusya talipti ama bu denizaltı teslime edilmeye giderken battı.

Denizaltı buhar motoru ile çalışıyordu. Buhar motoru kömürün ateşi ile sıkıştıran su buharının sıkıştırma kuvveti yaratmasıyla hareket oluşturuyordu. Bir denizaltı için en gerekli şey havaydı. Bu denizaltında kullanılan buhar motoru sebebiyle denizaltı personelin yanı sıra motorlar yüzünden karbon monoksit üretiyordu. Bu sebepten su altında kalma süresi 5 dakikayı geçemiyordu. Motorun yarattığı sıcaklığı soğutacak bir soğutma sistemi de bu denizaltında bulunmamaktaydı karbon monoksit gazının ürettiği sıcaklıkla birlikte motorun sıcaklığı birleşince personel için çok zor tecrübeler yaşatıyordu. Buhar kazanları da denizaltının dengesiz olmasına neden oluyordu ve manevra kabiliyetini zora sokuyordu. Ayrıca torpido attığında torpidonun yarattığı geri etki yüzünden denge problemleri yaşıyordu. 31 metre boyunda gemiler 3.6 metre enindeydi. 160 ton ağırlındaydı. Nordenfelt-I denizaltısının gelişmiş bir varyasyonuydu 250 beygir gücünde iki silindirli motora sahipti. Dalış yapacağı zaman hava filtresi kapanıyordu. Bu durumda motorun besleme gücünü azaltıyordu. 5 kişilik personel ile idare edilebiliyordu bunlar:

  • Bir güverte subayı
  • Üç makine subayı
  • Bir ateş kontrol eri

Planlanan seyir hızı saate 10 mildi. Su altında bu hız 3 mile kadar düşüyordu. İncelemede bulunan uzman subay Binbaşı Halil Efendi denizaltı hakkında 25 kasımda rapor sunmuştu.

 

“Osmanlı Bahriyesi tarafından gönderilen Binbaşı Halil Efendi 25 Kasım 1885 tarihli raporunu ve Nordenfelt-I denizaltısının elle çizilmiş resmini Sultan II. Abdülhamid’e takdim etmişti. Raporda, tecrübe edilen denizaltı gemisinin eksik ve kusurlarından bahsetmişti. Süratinin düşük olması akıntılı sularda yetersiz olduğu ve sualtında yatay olarak sabit bir biçimde stabil kalamadığından bahsedilmişdi.

Ayrıca Halil Efendi’nin raporunda denizaltının hâlihazır durumuyla kullanılmasının beklenen faydayı sağlamayacağı, tadile muhtaç ve geliştirilmesi gerektiği belirtilmişti.

Bu rapor doğrultusunda, Osmanlı Hükümeti’nin de denizaltı gemisine bakışı temkinli olmuştu. Her nasılsa, tüm eksikliklerine rağmen Nordenfelt-I denizaltısı Yunan Kraliyet Bahriyesi tarafından 1886 yılında satın alınmıştı.”

Yunan tarafından 9,000 sterline alınan gemiler Osmanlıya 25,000 sterline satılmıştı. Gelen gemilerin montajı İstanbul’da yapılmasına karar kılındı. Gemilerin inşası için Nordenfelt mühendisi olan William Garrett görevlendirilmişti. Denizaltıların yapım süreci planlanan sürenin çok üzerinde olmuştu. Çıkan problemler çözülmesi için “Sultan II. Abdülhamid tarafından irade-i seniye yayınlanmıştı.”.Gecikmenin başlıca sebebi işçilerin maaşlarının ödenemiyor olmasıydı. Osmanlı gemilerin bir an önce ddenize indiirlmesi için William Garrett’e baskı yapıyordu. William Garrett ise gecikmenin sebebinin yeterli donanımın Osmanlı tarafından sağlanmamasına bağlıyordu.

“Bahriye Nazırı Hasan Paşa’nın 31 Temmuz 1886 (29 Şevvâl 1303) günü kaleme aldığı yazıdan açık bir şekilde anlaşılmaktadı. Bu yazıda; Tersane-i Amire’de montajı yapılan denizaltıların en kısa sürede denize indirilmesi için “leylen ve nehâren” yani gece ve gündüz hiç durmadan çalışıldığı ve bunun için yoğun bir çaba harcandığı belirtilmektedi. Geçikme sebebi için ise işçilerin çalıştığı bölgenin yeterince geniş olmamasından dolayı yeterli miktarda işçi çalıştırılamıyordu. Bu sebepten işçileri gece gündüz çalıştırarak gemilerin montajını bitirmeye çabalanıyordu.”

6 Eylül 1886 tarihinde Abdülhamid denizaltısının montajı tamamlanabilmişti. Haliç’te tecrübe seyirlerine başlayan denizaltısının kız kardeşi ise 11 ay sonra 4 Ağustos 1887 tarihinde montajı tamamlanabilmiş ve denize indirilmişti. Tecrübeyi izlemesi için 4 kişilik bir komisyon tahin edilmişti. Komisyonun raporunda şunlar geçmekteydi:

Tecrübeyi izleyen ve değerlendiren komisyon tarafından hazırlanan raporda ve Bahriye Nazırı Hasan Paşa’nın bu raporla birlikte Sadaret’e sunduğu kendi görüşlerini belirttiği yazısında; gemilerin su üstü seyirlerinin görevlerini icra etmesine uygun olduğu, dolayısıyla torpidobot lara nazaran daha zor görülebildiklerinden liman ağızları ve kıyılar gibi stratejik mahallerin savunulması bakımından kullanılmalarının faydalı olacağı belirtilmişti. Raporda, denizaltıların kusurları yönünden su altı yatay seyrinin emniyetsiz olduğu ve kontrat hükümlerine uygun olmadığı, geliştirilmesi ve tamamlanması gereken yönleri olduğundan da söz edilmektedir.”

İzmit’te açık seyir denemesine çıkan denizaltı bir vapuru batırdı. Bu başarı ile dünyada bir denizaltı Hedefe başarılı bir şekilde  torpido atan ilk denizaltı tarihe geçti.

Bu iki denizaltı bir süre yetersiz oldukları gerekçesi ile kızağa çekildiler. Seyire çıkması ve personelin gemilere dahi yaklaşması yasaklandı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir